S: Ne oldu? Nereye gittin o kadar zaman? Tartışmamıştık bile.
Ü: O kadar konuş konuş, yüz yüze gelince iki kelime edemiyoruz. Çok kötüydü durum.
S: (Güler.) Bu muydu yani? Bunca zamandır bu yüzden mi yoksun ortalarda?
Ü: (Gülümser.) Ah nasıl özledim seni...
Sabah beşe kadar dönüp durmuştum yatakta, sabah dokuzda annemle kardeşimin sesine uyanıyorum. Bir cıvıltıyla uyanmayalı uzun zaman olmuş, Düşünüyorum; günün birinde eşimin ve kızımın sesiyle de uyanmak kısmet olacak mı?

Look into my eyes
And tell me it’s all lies
It’s just tearin’ me apart, love

Take my hand, honey,
I’m drownin’ in your seas
The harsh waves of thoughts, they’re makin’ me

….

I’m drownin’ in you, please just hear me
Love, just hear me
Oh, hear me out…

Ne yazık ki kaydı yok bunun. Tam hali, uzunca zamandır masamın yanında, tam karşımda asılı duruyor. Hala ezberleyemedim belki ya, hala her okuduğumda hayran kalıyorum sözlere.

Odayı boşalttığım için canım yana yana söküyorum duvardan.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Odamı boşaltacak sıra eşyalarımı koyacak yer olmadığı için kitaplarımı elden çıkarmam gerektiğini düşünüyordum az önce. Makul bir dertti.

“Sen şöyle dur bakalım biraz.” denmiyor insanlara. Durup dinlenmek gerektiğinde, ve geri kalanın da teferruat olduğu noktada “Gidiyorum.”dan öte bir söz yok. Bir insan art arda iki cümlelerde “Gidiyorum.” ve “Seni seviyorum.” diyebiliyorsa zaten, veda olmaz ki bu.

Vakte ihtiyaç oluyor bazen. Benim en büyük hatalarımdan biri, sevdiğim insandan uzak durmamak oldu. Zarar vereceğimi bildiğim halde uzak durmadım. Gülümsemesinin silinişini gördüm. “Gidiyorum.” dediğim gün beridir, sözümün arkasında durmak için büyük bir savaş veriyorum. Zor zamanları başarıyla aşıyor, ve ne zor zamanında ne de mutluluğunda yanında değilim; bunun ağırlığını kelimelere yüklemeyeceğim. Beklemek nasıl bir şeydir? Her sabah kalktığında hala yaşıyor, hala gülümsüyor olduğundan emin olmadan, soramadan, arayamadan, sesini duymadan; sadece, zarar vermemek, gülümsemesine engel olmamak için uzak durarak, yavaş yavaş kendini tüketerek, günlerin, ayların geçmesi, mevsimleri boşvermek…

Başarılarıyla nasıl mutlu olduğumu yüzüne karşı söyleyebilmeyi, yokluğumda yüzüne yeniden yerleşmiş gülümsemeyi yüzünde görmeyi istiyordum. 

“Daha yapacak çok şeyimiz var.” diyecektim, ama bir kez daha gördük ki hayat geçiyor. Tükeniyoruz yavaş yavaş.

1 gün önce

Şeker almaya geldim Starbucks’a, ayıp olmasın diye bir de kahve aldım -espresso. Kahve hala aynı acı, içilmez, böyle bir tatsız evlat olsa sevilmez bir şey de işte, ilk içişimi düşününce gülümsüyorum ister istemez.

uzuncteyze:

bugünün boktanlığı, günün pazartesi olmasıyla ilgili değil. ha etkisi var, ama nedeni değil.

Neyin nasıl çığrından çıktığı belli değil birader. Hayatımda bu hafta kadar işlerin kaydığı ama gram umursamadığım başka bir zaman dilimi yok vallahi. Tüm saçmalıktan kendimi kurtarmak olarak bakınca İstanbul’dan ayrılmaya, feci motive oldum yerimden kalkmaya gittim kahvaltı yaptım.

Geç bunları…

Sen kalk git buradan koskoca sınava gir, sonra banka peşinde koş, sonra valiz topla terk et İstanbul’u… Akşam evimde yatacak olmak bile yerimden kalkmaya motive etmiyor şu an, odadan hiç çıkmadan bir kaç gün daha kalabilirim burada.

Şimdi bir kahvaltı hazırlamak, bir kahve yapmak zor geliyor ama o evin içinde başka bir insan olunca nasıl kolaylaşıyor o işler.

Birlikte sabahlasak, gecenin tüm kahvelerini yapmaya razıyım.

Ofiste üçüncü ayım doldu, ikinci maaşımı almak kısmet olmadı henüz.

Söz söylemeye kalktığımda stajyerim, “Senin yaşın kadar benim yazılımcılığım var!” oluyor. İş yapmaya gelinceyse, tüm teknolojilere hakimmişim, her işi kotarabilirmişim oluyor.

Stajyerim hesapta, 15 saatlik haftalık çalışma sürem var ve ilk iş deneyimim, ama beklenen çalışma disiplini bir stajerden beklenebileceğini düşündüğümden ciddi oranda fazla.

Sorun şurada: Bir acayip durumun sonucu bir kaç gün içinde göklerde buldum kendimi, sonra da ona göre muamele gördüm ve hakkını veremiyorum. Hakkını vermeyi isteyecek kadar memnun değilim bulunduğum yerden.

Kahve yapmaya giderken işte, şu üçte bir durumunu fark edince direk bu şarkı geldi aklıma.

“6 saat sınav mı olur!” demiyorum bile. Dersi verenlerin muafiyet sınavına girdiği, dersi vermedense muafiyete giremediğimiz türden acayip bir yer burası. 

6 saat. Hey yavrum hey.